SON DERS

I. Bölüm

Demokrasi Atölyesi

Malum, memleketimiz sert bir toplumsal mücadelenin içinden geçiyor. Geçtiğimiz hafta da bu mücadelenin küçük bir cephesi İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinde bir kez daha açıldı—bendeniz de o cephede işimi kaybettim. Ama maruz kaldığımız bütün çirkinliklere ve bütün kayıplarımıza rağmen, bu muharebenin sonrasında hissettiğimiz sevgi bu sürecin damıtılmış özü olarak kalbimizde parlıyor. Evet, bu muharebeyi biz kaybettik. Ama aslında farklılıklarımıza rağmen ve hatta onlar sayesinde birlikte durabildiğimizi gördüğümüz ve gösterdiğimiz için muharebeyi kaybeden ama savaşı kazanan biziz, çünkü savaş tam da bu kesretteki vahdetimize karşı. Çoğulculuğumuzun dehasını, yaratıcılığını ve cesaretini ortaya koyduğu muhteşem bir ‘atölye çalışması’ oldu bu birkaç gün—bir demokrasi atölyesi. İngilizce to show what you are made of diye bir deyim vardır; kelimesi kelimesine ‘ham maddesinin ne olduğunu göstermek’ diye çevirelim, yani hangi kumaştan biçildiğini göstermek. İşte bunun için eşsiz bir fırsattı. Bu atölye çalışmasından öğreneceğimiz çok fazla şey var hâlâ; o yüzden, bu süre zarfında başımıza gelenleri eleştirel olarak çözümleyelim istiyorum. Elimizde de bu çözümlemeyi yapmaya çok uygun bir ilim var: eleştirel düşünme. Eh, ben de eleştirel düşünme dersi verdiğime göre önce ben başlayayım. Önce “eleştirel düşünme” ile kastettiğim nedir, ondan söz edeyim kısaca. Sonra da İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinde patlak veren muharebenin arka planını anlatırım. En son da durumun eleştirel çözümlemesine gireriz. (Hepinizin bu konudaki katkıları benim için paha biçilmez—bunu söylemeye bile gerek yok gerçi ya—o yüzden yorumlarınızı bekliyorum.)

Akletmenin İlmi

Bir konuda düşünüp taşınmak, akıl yürütmek, akletmek öyle rastgele bir şey değil; devamlı yaptığımız için bize gayet sıradan gelebilir ama aslında çok incelikli bir şey ve tam 2500 yıllık bir ilmi var; eleştirel düşünme işte bu ilmin günümüzdeki adı. Bu ilimde öğretilenleri kabaca dört sınıfa ayırabiliriz: Birincisi, tartışmalarda kendi iddialarımızı desteklemek ya da karşı tarafın iddialarını çürütmek için sıkça kullanılan hamleler. İkincisi, gene tartışmalarda kullanılan ikna etme ve savuşturma teknikleri. Üçüncü sınıf, bir konuda düşünürken sık sık düştüğümüz akıl yürütme hatalarından oluşuyor. Dördüncü sınıf da açık seçik düşünmeye engel olan psikolojik etkenleri içeriyor. Bu dört tür içeriğin hepsi, televizyondaki tartışma programlarında, siyasetçilerin seçim konuşmalarında, akademik makalelerde, derslerde yapılan tartışmalarda, kısacası herhangi bir konuda akıl yürütülen ve tartışılan her yerde karşımıza çıkıyor. Ve bunlar 2500 yıldır biliniyor. Derslerimde sık sık söylerim: Eleştirel düşünme başlığı altında öğrettiklerim; kendi icatlarım, kendi kafama göre uydurduğum şeyler değil. Öğrencilerime aktardığım, eleştirel düşünme dediğimiz akletme ilmi işte bu.

Sokrat

Σωκράτης Socrates Sokrat

Bu 2500 yıllık ilmî şecerenin piri (birazdan göreceğimiz gibi gayet münasip bir şekilde) M.Ö. 470 civarı Atinanın hemen dışında bir köyde doğan Sokrat nam bir hazret—hani şu “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” diyen ihtiyar. Sokratın İslam coğrafyasında çok özel ve saygın bir yeri var. Bu da eleştirel düşünmenin temellerini atan kişi olmasına ek olarak, hayli ilginç bir başka tarafıyla ilgili muhtemelen: İlahi bir kaynakla bağlantısı olduğunu iddia ediyor. Bir tanrının elçisi olarak gönderildiğini söylüyor:

Tanrıya uyup arayıp araştırarak dolaşıyorum…Tanrının yardımına koşuyorum…Kendisine adanmışlığım sayesinde tanrı beni görevlendirdi ve felsefeyle meşgul olarak, kendimi ve başkalarını inceleyerek yaşamamı buyurdu.

Kendisine yol gösteren bir ses duyduğunu da iddia ediyor:

Her geldiğinde beni yapmak üzere olduğum bir şeyden alıkoyan ama belli bir şeyi yapmaya da cesaretlendirmeyen bir ses duyarım.

Sokratın tektanrıcı olup olmadığı tartışmalı ama İslam dünyasında peygambervari bir statü veriliyor kendisine, orası kesin—Kur’anda çizilen peygamber profiline fazlasıyla uyuyor zaten. Kur’anda anlatılan her peygamberin kendi kavminin kötü muamelesine maruz kalması gibi, Sokratın da Atinalıların öfkesine ve alayına maruz kaldığını tahmin edebilirsiniz, yukarıda sözü geçen iddialarından dolayı. Hazret bu iddialarla da yetinmemiş, kurulu düzene durmaksızın karşı çıkıp Yunanistanda o dönemde hakim olan “Güçlü olan haklıdır.” doktrinini sorgulamış. O derece ki öğrencisi Eflatun kendisine “at sineği” lakabını takmış, adalet ve iyilik peşinde koşarken muktedirleri rahatsız ettiği için. Egemenlere verdiği rahatsızlık öyle bir noktaya varmış ki “gençlerin kafasını karıştırmak ve devletin tanrılarını inkar etmek” suçundan baldıran zehri içirilerek M.Ö. 399’da idam edilmiş. (Ha yani pirimiz bile katledilmiş, bizi mi harcamayacaklar?!) Bunlar da peygamber profiline uyan şeyler—hepsi pek de önemli değil ama ilginç şeyler.

Akıl

İşte böyle ilginç bir şahsiyet olan Sokratın temellerini attığı eleştirel düşünme ilmi, kendisinden sonra çok geniş bir coğrafyada temel bir akademik beceri olarak edinilmiş, kullanılmış ve geliştirilmiş, alimler tarafından. İslam dünyası alimleri de Sokratı fazlasıyla benimsemiş, az önce belirttiğim gibi. Bunda da pergambervari kişiliği yanında akletme ilminin piri olması da önemli rol oynamış olmalı, çünkü İslam dünyasında akletmenin önemi fazlasıyla büyük malum. Akıl sözcüğünün kökü عقل kırk dokuz kez sadece ‘anlamak; düşünüp taşınmak, akletmek’ anlamındaki bir fiil olarak (bir isim değil) geçiyor Kur’anda. Akletme konusundaki en önemli ayet de muhtemelen şu:

Allah, aklını kullanmayanların üzerine pisliği bırakır. (Yunus, 100)

Bu perspektiften bakıldığında, Kitabın tavrı şöyle görünüyor: Akıl dinamik bir şey, bir iş, bir eylem; atıl bir şey değil, yani akıl yok akletmek var. Ve akletmenin yasalarına tabi olup onları benimseyip kullananlar, hakikati bulmasalar da, en azından daha doğru hatalar yapar, yanlışı daha az düşünceler ve bilgiler üretir, kusuru daha az eylemlerde bulunurlar—öyle kusursuz düşünce, bilgi ve eylem hiçbir insanın harcı değil maalesef. Ve dahi Allahın devamlı teşvik ettiği akletme eylemi, “Oku!” emrini yerine getirirken bize ışık tutarsa, Allahın vahiyde zikrettiği ikinci sıfatı “Ekrem“in, yani “Cömertliği Sonsuz Olan”ın, tecelli etmemesi güç. Ancak, insan akletmezse, ya da akletme ilminin yasalarını hiçe sayarak akletme sandığı bir kafa karışıklığı içinde debelenirse, bunun sonuçları hiç istendik olmaz: Ya en azından hayatı bir yığın safsata içinde, bağnazlık içinde boğulur, ya da başı rezillikten ve beladan kurtulmaz. Cömertliği Sonsuz Olandan alacağı ancak pislik olur.

 

İşte biz de eleştirel düşünme derslerimizde akletme ilminin temel kavramlarını görüp siyasi ve akademik söylemi—yani hem yazılı hem de sözlü ifadeleri—bu kavramların ışığında inceliyoruz. Bu incelemeler sonucunda da öncelikle bize hakikat diye yutturulanları zihnimizden temizlemeye çalışıyoruz. Bu temizlikten sonra ferahlayan, heyecanlanan, yaşadığını anlayan zihnimizle de eğrisi büğrüsü daha az düşünce, bilgi ve eylemin ne olduğunu keşfetmeye çalışıyoruz; macera dolu bir hazine avına çıkıyoruz yani. Bu hayatlarının macerasına atılanlar bir daha da iflah olmuyor.

Kulağa hoş geliyor, değil mi? Bunlar, ilk işitildiklerinde neredeyse herkesin hoşuna gitse de, akletme faaliyeti ilerledikçe maalesef karşılarına çıkan tablodan fazlasıyla rahatsız olan insanlar var. (Pirimiz Sokratın hikayesini hatırlayın.) Ve o insanlar rahatsız olduğu anda işler karışmaya başlıyor.

II. Bölüm

Savaş İlanı

İşte, eleştirel düşünme ilminin yasaları doğrultusunda aklederken, meğer kimilerinin kafasını boydan boya geçen bol miktardaki kırmızı çizgiden bir tanesini geçip bir mayın tarlasına dalmışım. İlk mayın 2016-17 Güz döneminin ortalarında patladı yanlış hatırlamıyorsam. Akademik ve siyasi söylemdeki duygusal dil kullanımını tartışmaya açmıştım. Duygusal dil kullanımı mevzusunun özünü anlatayım önce; eleştirel düşünme dersinde kullandığım kaynaklardan biri olan Nigel Warburtonun A’dan Z’ye Düşünmek kitabındaki ilgili madde şöyle:

Duygusal Dil

Genellikle konuşanın bir kişiyi, grubu ya da eylemi onaylayıp onaylama­dığını belirten ve duyguları harekete geçiren dil. Böyle bir dilin uyandır­dığı duygular genellikle nefret ve hayranlık, ama daha çok nefrettir.

Örneğin, ölüm cezasını onaylamayan biri bu cezaya “cinayet” diye­bilir. Bu bir retoriktir, amacı da başkalarının da yasal öldürmeyi kabul edilemez bir şey olarak görmelerini, ya da en azından bu öldürme biçimine tepki duymalarını sağlamaktır. Duygusal bir sözcük olan “cinayet” sözcüğünü kullanan konuşmacı, bu sözcüğün vahşet ve kötülük çağrışımlarından yararlanarak kişilerin ölüm cezasına da yasadışı öldürmelere gösterdikleri tepkilerin aynısını vermelerini sağlama­ya çalışır. Bu konuşmacı böyle duygulara seslenerek ölüm cezasının lehin­de ve aleyhinde geliştirilebilecek olan tanıtların eleştirel bir biçimde incelenmesini engeller.

Siyasal amaçları uğruna şiddet kullananlara “terörist” mi “özgürlük savaşçısı” mı denileceği tümüyle bu kişilerin amaç ve eylemlerini onay­layıp onaylamadığınıza, yani onları dost olarak mı yoksa düşman olarak mı gördüğünüze bağlıdır. Üstelik bu tanımlama yalnızca sizin ne dü­şündüğünüzü ortaya koymaz, aynı zamanda sözlerinizi duyan ya da oku­yan kimselerde de benzer duygular uyandırır. Siyasal amaçlarını gerçek­leştirmek için şiddete başvuranların eylemlerini tanımlayan tarafsız bir sözcük yoktur. Bu da şaşırtıcı bir şey değildir; çünkü, pek azımız davaları uğruna kesip biçmeye, öldürmeye ve ölmeye hazır insanların eylemleri karşısında tarafsız kalabiliriz. Bu gibi durumlarda yargılayıcı olmayan
bir dil kullanmak ahlaki duyarsızlığın ve rahatlığın göstergesi sayılır.

Ama karşıt görüşlü insanlar arasında akılcı bir tartışma yapma ve uzlaşma olanağı varsa, mümkün olduğunca duygusal dil kullanımından kaçınmak gerekir, çünkü duygusal dilde sorgulamayı gerektiren durum­lar vardır ve hasımların daha da fazla bilenmesine yol açar. Ayrıca, eğer açıkça söylenmiş olsa yanlışlığını göstermenin mümkün olacağı ama üstü kapalı bir biçimde sezdirildiği için ikna gücü yüksek olan varsayımlara dayalıdır.

Eh, sanırım memleketimizde benimsenen akademik ve siyasi söylemde duygusal içerikli dil kullanımının nasıl tezahür ettiğini azcık tahmin etmişsinizdir: Kitaplarımız, derslerimiz, siyasi liderlerin konuşmaları, televizyon programları ağzına kadar “kahraman, hain, şehit, terörist” gibi ifadelerle doludur. Bunlar anlamsız kavramlar değil tabii ki, ama kullanılma şekilleri manipüle edici, yanlış yönlendirici, kötü niyetli. “Şehit” ifadesini bir inceleyelim; demek istediğim daha iyi anlaşılsın. Dinde “şehit” teriminin bir tanımı var; teknik detaylara girmeyelim, ilgilenen şuradan bakabilir. İslam dünyasında “şehit” kavramının kullanımına şöyle bir baktığımızda da (en azından) silahlı çatışmada ölen Müslüman herkese şehit dendiğini görüyoruz. Peki, Müslümanlar en çok kimlerle savaşıyor? Birbirleriyle. E peki, diğer bir Müslümanı öldüren Müslüman şehit sayılır mı? Bu sorunun kısa cevabı hayır; uzun cevabı da hayli hassas başka sorular sormamızı gerektiriyor. Her halükarda, “şehit” ifadesini kullananların genelde bu türden bir değerlendirme yapmadığı, terimin uygunluğunu ölçüp biçmediği aşikar; hele de siyasilerin—ki meselenin özü de bu. Örneğin, 1980–88 yılları arasındaki İran–Irak Savaşında ölen yüz binlerce asker hep “şehit” olmuştu. Şehitliğin kutsallığı söylemi gencecik insanlar sorgusuz sualsiz akın akın cepheye koşup canı gönülden ölsün diye sonuna kadar sömürüldü. Bu askerler Müslüman değil miydi? Hangi uğurda öldüler? Sanıyorum konunun özü açıktır; dile getirdiğim eleştirilerin ülkemizdeki türlü çeşitli durumlara uyarlanabileceği de açıktır. “Kahraman, hain, terörist vb.” diğer kavramlar da bu şekilde eleştirel bir tavırla irdelenebilir; hatta irdelenmesi şarttır. Ama işte duygusal dil kullanımıyla yapılmak istenen ise tam olarak böyle bir tartışmayı engellemektir. Derdimiz “kahraman, hain, şehit, terörist vb.” kavramları hiçe saymak değil, bilakis siyasi iktidarlar tarafından hiçe sayılacak şekilde kullanılmalarını eleştirmek; bunun da açık olduğunu sanıyorum. En azından öyle sanıyordum, ama sınıftaki dört öğrencim Tyg Bubu Eleven, Muse Ray Mazily, Alley Mazily ve Kebab Ye Mezz1—ki bu dört kişi sonradan işimi kaybetmemde önemli bir rol oynadı—benimsediğim rasyonel ve iyi niyetli bakış açısıyla tamamen orantısız ve olumsuz bir duygusal tepki verdi. O ders, akılcı düşüncem bir akıldışılık duvarına tosladı. Ve bu olayla dokuza çıkan adım bir daha sekize inmedi.

İyi de, adımız ‘eleştirel’e çıktı diye alim olarak sorumluluklarımızı yerine getirmeyecek miyiz? Türkiyede akademik ve siyasi söylem o kadar çarpık ki bunu sineye çekmek, buna itiraz etmemek vicdansızlık olur. E zaten ders de eleştirel düşünce olunca, memleketimiz de malumunuz gibi olunca, nereye elini atsan kokan bulaşan bir şeye denk geliyorsun. Al bir tane daha:

ad hominem Hamlesi

“Kişiye yönelik” anlamına gelen Latince bir deyimdir…yaygın olarak kullanılan dolambaçlı bir tar­tışma hamlesine, yani konuyu saptırarak dikkati söylenen sözden, sözü söyleyenin ilgisiz bir yönüne çekme hamlesine işaret eder. Böyle yapan birinin hamlesinin ad hominem olduğunu söylemek bir eleştiridir, yani tartışmacının kişiliği ve davranışlarının tartışılan konu ile ilgisinin ol­madığı anlamına gelir.

Örneğin, koşmanın kalp-damar sistemi üzerindeki olumlu etkileri üzerinde çalışan bir tıp araştırmacısının bulgularının güvenilir olamaya­cağını, çünkü bu araştırmacının kendisinin çok kilolu olduğunu ve koş­madığını ileri sürmek böyle bir durumdur. Oysa bu gerçek, bu bilimadamının kanıtları değerlendirme yetisiyle ilgisizdir. Eğer bu kişinin yalancı ya da yetersiz bir araştırmacı olduğu gösteri­lirse o zaman araştırmasının sonuçlarına ilişkin yargımız değişebilir. Ama onun yalnızca fiziksel durumunu gündeme getirmek ad hominem hamlesine örnektir.

Ülkemizde insanları bu şekilde, tartışılan konuyla alakasız bir şekilde kişiye yönelik saldırılarla itibarsızlaştırmak vaka-i adiyedendir. Örneğin, Sevan Nişanyan—fikirlerine katılırsınız katılmazsınız, o ayrı mesele—Türkiyenin entelektüellerindendir. Dünyanın dev üniversitelerinden Yalede, Columbiada falan eğitim görmüştür. 1980’lerde, yaygın şekilde kullanılan ilk kişisel bilgisayar olan Commodore 64’ü Türkiyeye getiren şirketin kurucusu, yöneticisi olmuş biridir. 2004’te İnsan Hakları Derneğinden Ayşenur Zarakolu Özgür Düşünce Ödülü almıştır. Küçük ve şirin bir detay olarak da Şirincede yaptırdığı Hodri Meydan Kulesinde “Zalimin aczini görmek ve göstermek için inşa edildi.” yazar. Kısacası Türkiyenin kültür hayatına yaptığı katkıları öyle her babayiğidin yapabileceği türden değildir. Ha ama, konuyla hiç alakası olmayan bir şekilde, sırf Ermeni olması nedeniyle bazılarının gözünde hiçbir değeri yoktur. “Herif Ermeni lan!” gibi gayet sıradan ve seviyesiz bir ad hominem etiketle adamın tüm katkıları buhar edilir. Ermeni olmak Türkiyede en makbul olmayan şeylerden olduğu için, “Ermeni” tabiri siyasi arenamızda ad hominem saldırılarla kişileri itibarsızlaştırmak için kullanılır. Örneğin, birkaç yıl önce Tayyip Erdoğan kendini böyle bir saldırıya karşı savunmuştu:

Benim için Gürcü diyen oldu, affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu.

Bunun gibi başka örnekler de var: Yahudiler özellikle Muhafazakarlar arasında pek makbul değildir; “Yahudi” tabiri de aynen “Ermeni” gibi bir etki yapar. Bir dilbilim dersinde tüm zamanların en büyük dehalarından olan Chomskynin dilbilim kuramını anlatmıştım. Dersten sonra bir öğrencim yanıma gelip imalı bir şekilde “Hocam, Chomsky Yahudi, değil mi?” diye sormuştu. Evet, Chomsky Yahudi. Freud da Yahudi, Marx da Einstein da. Ve daha sayamayacağımız kadar çok, bin bir tane akademik alana değeri ölçülemeyecek kadar önemli katkıları olan insan da Yahudi; Nobelli onlarca bilim insanı Yahudi. Ee?? Konuyla ne ilgisi var, canım kardeşim? Bel altı bir ad hominem hamleyle Chomskynin dilbilim kuramını mı çürüteceksin? Çağımızın en önemli entelektüellerinden olduğu gerçeğini yok mu edeceksin?

Neyse. Gördüğünüz gibi konular hassas—ve uyarıyorum daha yeni başlıyoruz. Eleştirel düşünce ilmini uygulamaya koymak da işte böyle diş çekmek gibi bir şey. Sen ne kadar hastayı tedavi etmeye çalışıyor olsan da seni sevmeyen çok olur.

III. Bölüm

Saflar Diziliyor

Denize Atılan Pisagorcu

Hoca olarak da insan olarak da bir miktar deneyimim var. Bu deneyim ışığında, sınıfta yaşanmış bir gerginliğin orada kalacağını düşünmek toyluk olurdu. Farklı fikirleri onaylamasalar da öğrencilerin hepsinin en azından,

Ya burası üniversite. Lisedeki basmakalıp safsatalardan bıkmıştım, en azından burada farklı bir şeyler duyuyoruz. Şok değeri için bile dinlenir.

gibi bir olgunluğumsu göstereceğini sanmaksa fazla iyi niyetlilik olurdu. Bu nispeten sığ tavrı gösteremeyenlerin, karşımda dini bütün insanlar oturuyor diye,

Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allaha mahsustur. İşte budur Rabbim olan Allah! Ona güvenip dayandım; Ona yönelirim ben. (Şura, 10)

ilkesini hayata geçirmiş, uzlaşmacı kimselerden olmaları ihtimaline bel bağlamak tabii ki saftoriklik sayılırdı. Hele hele ne bileyim,

Gerçek, Rabbindendir. O halde kuşkuya düşenlerden olma! Herkesin yöneldiği bir yön vardır. O halde hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah gücü her şeye yetendir. (Bakara, 147–8)

ilkesini benimsemiş, İslami hoşgörü tavrını içselleştirip farklılıklara saygı duymayı öğrenmiş, farklılıkların hayır üretimindeki rolünü anlamış kimselerden olduklarını varsaymak da artık hepten salaklık sayılırdı. Öyle de, en azından şöyle faydacı bir tavır benimseyebilirlerdi:

Tamam bu herif manyağın teki (bkz. Şekil 1a). Şöyle bi kaşık suda boğasım var. Ama şimdi, dünyada sadece benim gibi insanlar yaşamıyor. Eh, benim gibi olmayanların hepsini de yok edemem, memleketten de def edemem. En azından bu adamın öğretiklerini kapıp benden farklı düşünenlere karşı argüman geliştirebilirim. Hatta belki onları da benim gibi olmaya ikna edebilirim.

Şekil 1a: İbretlik bir manyak muallim

Meğer onu bile beklemek boşunaymış. E, daha kaç seçenek sunayım da?! Ha şimdi, sınıfın çoğunluğunun hakkını yemeyeyim, bir kısmı en azından tahammülkar bir tavır gösterdi; bir kısmı da anlattıklarımın değerini bildi ve bunlardan fazlasıyla heyecanlandı—onlara canım feda! Ama işte olup bitenden hoşnut olmadıkları zaman bazı insanların default ayarı “Örtmeniim! Ali silgimi aldı vermiyoo!” nevinden yaygaralar oluyor. İnsanlara böyle hoşnutsuzluk verdiğin zaman da sana hoşnutsuzluk verici risklerle karşı karşıya kalabileceğin ihtimalinin uzun zamandır farkında bizim eleştirel düşünce şeceremiz. Felsefeci bir kardeşimin anlattığı şöyle bir mesel var, Sokrat Babanın başına gelenleri hatırlatan:

Pisagorcuları duymuşsunuzdur belki. Kadim Yunandaki bir akım bunlar. Erken Pisagorcular böyle bayağı radikal, tarikat gibi bir grupmuş. Komün olarak yaşar, özel mülkiyete inanmazlarmış. Zeus vb. Olimpos tanrılarına da inanmazlarmış; “gizem dini” denen, gizliliğin esas olduğu, esrarengiz ayinlerin yapıldığı bir tür dinin mensuplarıymış. En belirgin özelliklerinden biri de sayı takıntıları: Evrendeki her şeyin tam sayılardan ve tam sayılardan oluşan kesirlerden meydana geldiğine inanıyorlarmış, yani 3 veya 1/3 gibi mesela. Bu Pisagorculardan Metapontionlu Hippasos adlı bir adamcağız M.Ö. 5. yüzyılda bir vakit dindaşlarıyla gemi yolculuğundaymış rivayete göre. Bu yolculuk esnasında da “irrasyonel sayıları” keşfetmiş; şu meşhur pi sayısı ve 2’nin karekökü falan bunlardan. Tamam matematik falan da işte bazı insanların uykusunu getirmiyor bu mevzular. Hani Pisagorcular evrendeki her şeyin tam sayılardan ve bu sayılardan oluşan kesirlerden meydana geldiğine inanıyorlar ya? İşte bu irrasyonel sayılar ne birer tam sayı ne de payı ve paydası tam sayı olan birer kesir. Hippasos kendi dininin evrene dair en temel inancını çürütüyor yani! Bu kötü; zamanlaması bundan da kötü. Gariban irrasyonel sayıları keşfederken insanların irrasyonelliğini de keşfedeceğini nereden bilsin. Adamcağızı atıveriyor denize dindaşları!

Neyse daha fazla uzatmayayım lafı, beni tekneden tek başlarına atamayacakları için, güz döneminin sonuna doğru—yani Aralık sonu, Ocak başı gibi—BİMER’e ihbar etmiş Ulu Aga Skyboard2 adlı biri.

Ulu Aganın itirafı

 

Siyasetin Gölgesindeki Akıl

İhbarda yapılan suçlama derste siyaset yaptığım (imiş). Şu doğru, siyasi söylemi analiz edip içerdiği düşünce hatalarını, hitabet hilelerini falan gösterdim. Ama bu siyaset yapmak değil ki; siyasi söylemin çarpıtmalarını ayıklayıp dünyaya siyasi olmayan bir perspektiften bakabilmeye çalışmak. Aynı tavrın bir uzantısı da şu: Türkiyede sosyal bilimler ideolojiye o kadar boğulmuştur ki “O iş öyle değil!” dediğin andan itibaren siyasete yönelik bir eleştiri getirmen gerekir. Anca ondan sonra, objektif bir yaklaşım benimsendiğinde nasıl bir tablo çıktığını gösterebilirsin insanlara. Ve aslında siyaset yapan sen olmasan da, ayıklamaya çalıştığın siyasi içerik o derece içselleştirilmiştir ki o içerik siyaset üstü bir gerçek, senin dediklerin de siyaset yapmak olarak görülür. Burada ayrıntıya girip konuyu dağıtmak istemiyorum; merak eden dilbilim blogumdaki kısa yazılara göz atabilir.

İmdi, herkesin bir siyasi görüşü vardır; meselemiz siyasi görüşleri insan hayatından söküp atmak değil, meselemiz şu: Üniversite herhangi bir siyasi otoritenin ideolojik atölyesi değildir. Üniversite her türlü sorgulamanın, kurcalamanın, irdelemenin, araştırmanın, akletmenin, ifadenin, itirazın, kısacası entelektüel etkinliğin yapıldığı bir yerdir. Varoluş nedeni tam olarak budur. Varoluş nedenini gerçekleştirebilmesi için de Üniversite entelektüel dokunulmazlığın olduğu, bunun olmazsa olmaz olduğu bir mekan olmalıdır; bu, millet meclisinin kürsü dokunulmazlığının olduğu bir mekan olması gibidir. İşte Üniversitenin bu temel şartı Türkiyede maalesef ne kültürel ne de yasal olarak tesis edil(ebil)diği için (bkz. BİMER’e ihbar edilmem) memleketimizde Üniversite neredeyse yok gibidir; Üniversite denen kurumların büyük çoğunluğu Üniversite müsveddesidir; birçoklarının dediği gibi “yüksek lise”dir. Bu durumun da ülkemiz için çok vahim bir sonucu vardır: Entelektüel etkinliğin yuvası olduğu için Üniversite bir ülkenin beynidir; ülkenin beyni düzgün çalış(tırıl)mıyorsa geri kalanı da düzgün çalışamaz. Nokta.

Büyük Birader

Hikayeye geri dönelim. BİMER ihbarları yapıldıktan hemen sonra ilgili kişilere ulaştırılıyor; İstanbul 29 Mayıs Üniversitesine de hemen ulaştırılmış. Ancak ben bu şikayetten ta 20 Nisanda haberdar oldum—yani şikayetten aylar sonra ve işimi kaybetmeden birkaç gün önce. Bunun nedeni de üniversite yönetiminin şikayeti benden gizli tutması. Neden böyle bir şey yapmış olabilirler ki? Hüsnüzanlı ve suizanlı olmak üzere iki olasılık var. Hüsnüzanlısı beni böyle deli saçması bir şeyle rahatsız etmek istememeleri olabilir. Suizanlısı ise şöyle: Üniversitenin en tepesinden iplerini çeken Lily Carat Yukata3—ki kendisi AKP’nin kurucularındandır ve de muhafazakarlar arasında hayli nüfuzu vardır—ihbardan sonra beni gözetim altına almaya karar vermiş—ki bunu da okuldaki son haftamda öğrendim. Sayın Yukata okul idaresine ihbarın tarafıma bildirilmemesini söylemiş olabilir—ki ben kendimi rahatsız hissedip geri çekilmeyeyim, o da beni çaktırmadan izleyebilsin. Bu ikinci seçenek bana daha olası geliyor, okuldaki diğer bir skandal ile tutarlı olduğu için: Geçtiğimiz aylarda 29 Mayısın bir hocası odasında dinleme cihazı buldu ama bu rezillik okul idaresi tarafından tez elden hasıraltı edildi. (Bu da üzerine çok yazılıp çizilmesi gereken bir konu; o iş de mağdur olan hocamıza kalsın.) İhbarla ilgili diğer bir detay da şu: Sadece benim adım geçmiyormuş şikayette, okul idaresinden çok sevdiğim birinin  27 Nisandaki görüşmemizde söylediğine—ya da belki de ağzından kaçırdığına—göre. Adı geçen diğer kişiler de gizli gizli gözetim altına alınmış olabilir yani, ve başlarına benimkine benzer şeyler gelebilir. Büyük Birader sizi izliyor.

IV. Bölüm

Pandoranın Kutusunu Açan Anket

Fıtrat Dini

Bu esnada, anladığım kadarıyla eleştirel düşünce dersini verdiğim sınıfta gerginlik tatsız bir noktaya ulaşmış. Okuldan atılmamda önemli rol oynayan dört öğrenci (Tyg Bubu, Muse Ray, Alley ve Kebab Ye) sınıf arkadaşlarına baskı uygulamaya, bana bir takım iftiralar atmaya başlamış. Gerginlik patlama noktasına ulaştığında yaptığım bir anket okulla bağlarımı koparan zincirleme reaksiyonu tetikledi. Anketin özünü anlatayım; şu sayfadan da okuyabilirsiniz.

İmdi, çocukluğumuzdan beri bize “İslamın 5 şartı”nın olduğu söylenir: şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve hacca gitmek. Gelenek, bu 5 şartı “Cibril Hadisi”ne dayandırıyor. İslamın temel kaynağı Kur’ana baktığımızda ise 200 küsur emir ve yasak görüyoruz. Hem aradaki bu fark şaşırtıcı hem de onca emir ve yasak arasından 5 şartın neye göre seçildiği sorusu ‘benim gibiler’ için pek öyle akla yatkın bir şekilde cevaplanmıyor. Örneğin, ilk emir olan “Oku!” (Alak, 1) neden İslamın 5 temel şartından biri değil de “Kabeyi ziyaret edin!” (Ali İmran, 96–97) ondan çok daha önemli sayılmış? Ya da “Ramazan ayını oruçlu geçirin!” (Bakara, 183–185) emri neden “Sürekli faaliyette olun!” (İnşirah, 7) emrinden daha öncelikli görülmüş?

Peki bu öncelik sırası bizi tatmin etmiyorsa bir alternatifini geliştirebilir miyiz değil, nasıl geliştiririz? Her Müslümanın kendine göre bir öncelik sırasını benimsemesi bir seçenek, ama Müslüman bireylerin öncelikleri pek de saf olmayabilecek güdülerden etkilenebilir; bu ihtimal, zayıf tarafı bu yaklaşımın. Müslüman bireylerin bireyselliğini reddetmeyen ama bireysel seçimleri nefse ve oyunlarına tabi olmaktan alıkoyan bir yaklaşım şöyle olabilir. Aşağıdaki ayete bakınız:

O halde sen yüzünü, bir hanif olarak dine, Allahın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allahın yaratışında değiştirme olmaz. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmiyor. (Rum, 30)

Yani, fıtratımızda dosdoğru bir din var ve bu dine yüzümüzü çevirmemiz de mümkün. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz muhtemelen: Yüzümüzü fıtratımıza çevirdiğimizde bulacağımız bir din var. Peki, yüzümüzü fıtratımıza nasıl çeviririz? Ve o dini nasıl tanırız?

Bir yöntem şu olabilir: İnsanın iç dünyasını inceleyen dilbilim, psikoloji vb. bilimlerde yoğunluk tahmini denen bir teknik vardır; güvenilirliğini kanıtladığı kabul edilir. Uyaranların yoğunluğuna dair insanların hassas sezgilerinin olduğu gözlemine dayanır bu teknik. Tekniği uygulamak istediğiniz kişiye bir tür ‘yoğunluğu’ olan bir uyaran gösterir, yoğunluğuna bir sayısal değer vermesini istersiniz. Çok sayıda kişiden aynı uyaranla ilgili sayısal değer toplar, sonra da bu sayısal değerlerin ortalamasını alırsınız. Bu ortalama da size uyaranın yoğunluğu hakkında bir fikir verir.

Hemen somutlaştırayım. Yapmak istediğimiz şey, Kur’andaki her bir emrin önceliğini belirlemek. Kur’andaki bir emrin önceliğinin o emrin bizim içimizde uyandırdığı bir histe tezahür ediyor olması gayet mantıklı olur, eğer İslam fıtratımızdaysa. O zaman, anketi yapmak isteyenlere Kur’andaki 224 buyruğu teker teker gösterelim. Onlar da, her bir buyruğa o buyruğun uyandırdığı öncelik hissine göre birden ona kadar bir puan versin, geleneğin bize söylediklerini askıya alarak. Bunu çok sayıda insana uygularsak ilginç bir tablo çıkması beklenebilir. Ki anketi uyguladığımda gerçekten de öyle oldu; benim muhteşem olduğunu düşündüğüm bir resim ortaya çıkmaya başladı. Bu resmin tamamını burada tasvir etmeyeyim. (Detayları merak eden ilgili sayfaya bakabilir.) Ama çıkan genel tabloya dair hemencecik bir fikir verebilirim.

Merhamet ve Adalet

Kur’daki emirlerin sezgisel öncelikleri ortaya çıkınca, kelime-i şehadetin en başlarda yer aldığı görülüyor. Bunun nedeni, kelime-i şehadetin içeriğinin bir giriş kapısı, bir temel teşkil etmesi muhtelemen. İslam’ın geleneksel 5 şartından kelime-i şehadet dışındakiler ise ilk 50’ye bile girmiyor. Geleneksel 5 şarta dahil olmasalar da fazlasıyla önemsenen alkol yasağı, örtünme emri, domuz eti yasağı, zina yasağı vb. gibi dini kaideler de ilk 50’de değil. Bu ilk 50’nin 2/3’si, gayet münasip bir şekilde, dinin Merhamet ve Adalet öğretisiyle ilgili şunun gibi buyruklar:

Cana kıymayın! (İsra, 33)

Birbirinizde ayıp aramayın! (Hucurat, 11)

Birbirinizin mal varlığını haksız yoldan yemeyin! (Bakara, 188)

Adil olun! (En’am, 152)

Özetle, insanların sezgilerini esas aldığımızda karşımıza çıkan tablo, geleneğin sunduğunkine yakından uzaktan benzemiyor: Gelenek namaz ve oruç gibi bireysel ibadetleri öncelerken sezgilerimiz dini hayatın zirvesine Merhamet ve Adaleti yerleştiriyor.

Katılımcıların öncelikli gördüğü Merhamet ve Adaleti önceleyen buyruklar da ayrıştırıcı olmaktan çok birleştirici: Bu öncelikli emirlerin hepsi; yerine getirdikleri dini pratikler, taşıdıkları toplumsal ya da siyasi etiketler, giyim kuşamları vs. ne olursa olsun, insanlarımızın hepsinin önemsediği ve uymaya çalıştığı şeyler—uymaya çalışıp birçok kez başarısız olsalar da. Diğer bir deyişle bu buyruklar; başı örtülü/başı açık, CHP’li/AKP’li, Türk/Kürt, Sünni/Alevi gibi yüzeysel, yapay, kutuplaştırıcı ve ötekileştirici ayrımların ötesindeki ortak İslami fıtratımızın belirişi. Dahası, dinin Merhamet ve Adalet yönü sadece memleketimizin insanları için bir ortak payda oluşturmuyor, aynı zamanda Müslüman kimliğini taşıyanları Hristiyan, Yahudi vb. kimlikler taşıyanlarla kalben evrensel bir ortak paydada buluşturuyor: Karşılaştırmalı din bilimleri uzmanlarına göre Merhamet ve Adalet dinlerin ortak temelidir.

Diğer bir deyişle, dinin birleştirici yönünün içimizde öncelikli olması, yüzümüzü Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevirirsek, bu fıtrata güvenir, hayatımızı ona göre yaşayıp dosdoğru yürürsek bir taşla iki kuş vuracağımız anlamına geliyor. Bir, hayatımızı ve bakış açımızı belirlemesine izin verdiğimiz siyasi otoritelerin memleketimizi sokmuş olduğu şu aşırı kutuplaşmış ortamdan kendimizi daha kolay kurtarabiliriz. İki, dinlerin kanlı geçmişinin tekerrür edip durmasını engelleme ve bu tekerrürün günümüzdeki bitmek bilmeyen uzantılarını dindirme şansını elde ederiz.

İşitene…

Devletin Zirvesine Ulaşan bir İsim

Ama tabii mesele sonuçların güzel mi, çirkin mi olduğu değil. Mesele benim bu anketi gayet iyi niyetle, temiz bir merak duygusuyla ve ruhani hayatımı daha samimi bir temele oturtma isteğiyle yapmış olmam da değil. Mesele benim bir milim de olsa bir fersah da olsa çizgi dışına çıkma ‘cüret’ini göstermiş olmamda. Bu yüzden de bu anketi eleştirel düşünme dersini verdiğim sınıfa gönderdiğimde sınıfta bomba patlamış. Derse geldiğimde bir şeyler olduğunu birisi oracıkta daha yeni yellenmiş gibi inkar edilmez bir şekilde hissettim. Sorunlu dört kardeşimiz gıyabımda beni tekfir etmiş; “Bizi dinden mi çıkarmaya çalışıyor?!” demiş. (Af buyur?! Anketteki o 224 emrin kaynağı Tevrat mı, Bhagavad Gita mı, Tao Te Ching mi, sevgili kardeşim?!) Ha, yanlış anlaşılmasın. Bu anketi aynı ortamdaki en az bu yaygaracı kardeşlerim kadar dindar çok sayıda başka kardeşimle de tartıştım; tepkileri skalayı boydan boya geçiyor: “Yıllardır kendime sorduğum sorular bunlar hocam. Çok ilginç buldum.” diyeni de var. “Hocam prensipte ilginç bir yaklaşım ama şöyle şöyle değişiklikler yapılması gerek bence.” ya da “Ben Allahın emirlerinin bu şekilde sıralanabileceğini düşünmüyorum hocam.” deyip benle enfes tartışmalara gireni de var. Her halükarda, pozisyonları ne olursa olsun, gayet medeni, olgun, seviyeli ve akılcı tavırlarla karşılaştım hep; bu da beni çok mutlu ediyor. Ama işte gel gör ki bazıları için yok etmek anlamaktan yeğ. Ve bu ‘bazıları’ beni işten attırmakla tehdit etmişler.

Bunları dersten sonraki günlerde minik kuşlardan duydum. İşin sonradan vardığı boyutu ise işten atılma noktasına geldiğimde öğrendim: İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinde siyasi bağlantıları olan çok sayıda öğrenci vardır. İstanbul valisinin, kimi bakanların vs. akrabaları, yakınları orada okur. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu pırlanta gibi gençler ve fazlasıyla mütevaziler; ben bağlantılarından ta işten atılma noktasına geldiğimde haberdar oldum. Allah razı olsun, bu duyarlı gençler seferber oldu, her biri bağlantıya geçebilecekleri yerlerle bağlantıya geçti—herhangi bir sonuç alınamasa da. Bu kardeşlerimden bir tanesi YÖK başkanı Yekta Saraçla görüşmüş. Yekta Saracın kendisine dediği de şu minvalde bir şey olmuş: “Cem Keskinin adı bana, Berat Albayrağa ve Tayyip Erdoğana ta üç hafta önce ulaştı.” İşten atıldığım güne göre, o “üç hafta önce”si bu anketi göndermemden birkaç gün sonrasına denk geliyor. Post hoc ergo propter hoc hatasına düşmek istemem; çıkarmak istediğiniz sonucu siz çıkarın.

V. Bölüm

Siyasetin Gözbağı

Anket vukuatından sonra da Warbutonun A’dan Z’ye Düşünmek kitabını izlemeye devam ettik—neredeyse kaçınılmaz bir şekilde zülfü yare dokunmayı sürdürüyorduk yani. Fakat kitabın bizi getirdiği konular doğrusu pek bir ilginçti zamanlama açısından. Tam da referanduma yaklaşırken, siyasi söylemde karşımıza çıkan türlü çeşitli hileyi ve gözbağını tartışmaya giriştik, gündelik hayatımızda çokça karşılaştığımız tipik düşünce hatalarına ek olarak. Eh, diken tarlasına girmeyelim diye tartışmaları siyasi söylemin çevresinden dolaştırmak en azından hanım evlatlığı olurdu herhalde, değil mi?

Bu tavrımdan dolayı, bu konulara adeta insanları kışkırtmak için, inadına girdiğimi sanabilirsiniz, anlarım. Ama hiç öyle bir amaç gütmedim birkaç nedenden ötürü. Birinci neden mesleki: Dersimiz eleştirel düşünme dersiydi ve ilk dönemin başından beri ilgili taraflar arasında bu içerik konusunda bir uzlaşı vardı. Dahası, okul idaresinin de eleştirel düşünme içeriği konusunda hem zımni hem de açık teşviki vardı. Nitekim üniversitenin büyüğü Lily Carat Yukata 2016-17 akademik yılı başında kendisini dinleyen yüzlerce kişiye gençlerimizin eleştirel düşünmeyi öğrenmesinin ne kadar önemli olduğunu dile getirmişti. Hatta sonradan, benim için biraz geç de olsa, Mayıs ayı başında, yani işimi kaybettikten bir on gün kadar sonra, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Uluslararası Münazara Turnuvası ödül töreninde şunları söyledi:

Münazara medeniyetimizde taktir ve teşvik edilmiştir. Münazara her şeyden önce öz güven kazandırıyor. Fikirlerin rahatça konuşulup tartışılmadığı yerde şiddet devreye girer. Bunun için biz düşünce ve ifade özgürlüğünü, başkalarının da aynı haklara saygı göstermeleri şartıyla sonuna kadar savunduk, destekledik. On yıllardır yazı ve fikir hayatımıza musallat olan tek tipçi, vesayetçi anlayış yerine farklılıkları zenginlik olarak gören, düşüncenin önünü açan bir bakış açısını biz ikame ettik. Düşünce ve ifade özgürlüğünü sadece kendi düşüncelerini ifade edilebilmesi olarak görenlerle elbette anlaşamadık, anlaşamayız. Çünkü biz insanı eşref-i mahlukat olarak gören medeniyetin mirasçılarıyız. Biz, yaradılanı severiz yaradandan ötürü diyen bu yaklaşımdan hareketle tüm insanlara saygı duyan bir anlayışa mensubuz. Böyle olduğu için de çoğulculuk ve özgürlükçülük konusunda en küçük bir sıkıntımız yok. Ülkemizin ve dünyanın her yerinde tüm farklı inanç, düşünce, meşrep gruplarıyla karşılıklı görüş alışverişimiz olmuştur. Bize sorgusuz, sualsiz biat eden cahil bir gençlik değil, neye inandığını, neyi savunduğunu, neyin mücadelesini verdiğini bilen, bunun için gereken her türlü donanıma sahip bir gençlik lazım. 16 Nisan’da gençlerimizi için tarihi bir adım atıldı ama birileri gençlerimize güvenmiyor. Ben 2023, 2071 hedeflerimizi emanet ettiğimiz gençlerimize güveniyorum.

İkincisi de kişisel bir neden: Ben fazlasıyla meraklı bir insanımdır ve bir şey öğrenirken, araştırırken beni her zaman katışıksız bir merak duygusunun kılavuzlamasına gayret etmişimdir. Bundan dolayı da herhangi bir şeyi tartışmaktan, kurcalamaktan korkmam; bunu sadece varacağım sonuçların ne olacağını merak ederek yaparım. Bu sonuçları kabul ya da reddetmek zorunda hissetmem. İngilizcede tam olarak böyle bir ‘oyuncu’ düşünce eylemi için kullanılan bir fiil vardır: to entertain (an idea, a thought, etc.)  Bir şeyi kabul ya da reddetmeden değerlendirmek gibi bir anlamı var—birçok insan düşünme, tartışma, öğrenme, keşfetme etkinliğine böyle bakmıyor, o ayrı mesele.

Neyse konumuza dönelim; değindiğimiz başlıklardan örnekler vereyim size. Örneklerim genelde siyasi söylemle ilgili ama emin olun akademik ortamlarda da buna benzer şeyler oluyor, hayatımızın diğer alanlarında da.

Konu Nasıl Saptırılır?

II. Bölümdeki ad hominem hamlesi tekniğini hatırlarsınız. Bu hamle, tartışmalarda sıkça kullanılan konuyla ilgisiz şeyler söyleme taktiğinin tekniklerinden. (Şunu söylemek lazım: Konuyla ilgisiz şeyler söylemek bir taktik olarak kullanılır ama aslında birçok kişi, özellikle de tartışma konusunda fazla deneyimi yoksa, dikkatsizliğinden ya da kendini ifade etme konusundaki acemiliğinden dolayı konu dışına çıkar, amaçlı bir şekilde değil yani.) Söz konusu taktiği benimseyenlerce kullanılan teknikler arasında, ad hominem hamlesi yanında, siyasetçi yanıtı ve yanlış izin ardından sürükleme de sayılabilir. Bu iki tekniği çabucak bir görelim.

Siyasetçi Yanıtı

Siyasetçilerle radyo ve televizyonlarda yapılan röportajlarda görülen konu dışılık. Halkın önünde yanıtlamak istemedikleri sorulara doğrudan yanıt vermekten kaçınmalarını sağlayan bir retorik tekniğidir. Dolaysız sorulara dolaysız yanıtlar vermek yerine siyasetçiler başka bir konuda kısa (bazen de oldukça uzun) bir konuşma yaparlar. Burada kullandıkları hile bu konuşmanın kendi içinde bir bütünlük oluşturması ve soruya doyurucu ve inandırıcı bir yanıt veriyormuş izlenimi yaratmasıdır. Bu konu saptırma taktiği siyasetçinin sakıncalı gördüğü bir soruyu yanıtlamasını engellerken aynı zamanda parti propagandası yapmasına da olanak sağlar.

Örneğin, kendisine “İktidara gelirseniz yeni vergiler koyacak mısınız?” diye sorulan bir siyasetçi, “evet” ya da “hayır” diye yanıtlanabilecek bu basit soruyu yanıtlamaktansa, rakip partinin vergilendirme politikasını, belli bir vergilendirme biçiminin erdemlerini ya da kendi partisinin geçmişteki vergilendirme politikalarını, kısaca sorulan soruya yanıt vermek dışında her konuyu konuşabilir. Dikkatli dinlemiyorsanız sorunun ne olduğunu unutmanız ve bu retoriğin akışına kapılmanız işten bile değildir.

Böyle paçayı kurtarmaya yönelik retorik yöntemlerini hep siyasetçilerden bekler hale geldiysek de, ne yazık ki, bu teknik yalnızca siyasetçilere özgü değildir. Sorumlu görevlerde bulunan birçok başka kişi de sorumlulukları ile yüzleşmekten kaçınmak için bu tekniği kullanır.

Yanlış izin ardından sürükleme de siyasetçi yanıtına çok yakın bir teknik:

Yanlış İzin Ardından Sürükleme

Av köpeklerini yanlış kokunun ardından sürüklemek için tilkinin geçtiği yerlerde sürüklenen kuru balık gibi, dikkatsiz kişileri konuyla ilgisiz bambaşka bir yöne götüren konuşma. Bir tartışmada ilgisiz konulardan bahsetmek çok sık kullanılan bir hiledir. İlgisiz konular kendi içlerinde ilginç olabileceğinden ve asıl tartışmanın başka bir mecraya kaydığını anlamak biraz zaman alabileceğinden oldukça etkili bir yöntemdir. Özellikle tartışma süresi kısıtlı olduğunda çok zararlı olabilir.

Örneğin, ifade özgürlüğü konusu tartışılırken birisi internetin yapısı ve işleyişini anlatmaya başlarsa başlangıçta bu, konuyla ilgili gibi görünebilir. Ama bu konu sonunda ifade özgürlüğüne bağlanmazsa, konuşmacının asıl konuya teğet geçtiğini ve kendi başına ilginç olsa da, tartışılmakta olan konu ile ilgisi olmayan bir şeyden söz ettiğini anlarsınız.

0708_politicians-800x480

Bu iki tekniğin arasındaki fark şu: İkisi de konuyu saptırmaya yarasa da siyasetçi yanıtı değinilen konunun çevresinden uzaklaşmaz ama bir türlü özüne de varmaz. Dinleyici genelde ya konunun özüne dair bir şey söylenmediğinin farkına bile varmaz ya da konudan tamamen uzaklaşılmadığı için “Herhalde benim tam oturtamadığım bir şeyler var kafamda.” diye düşünür, her halükarda söyleneni daha fazla kurcalamaz. Yanlış izin ardından sürüklemede ise konuyu tamamen değiştirir konuşan kişi. Dinleyici de konuyla dolaylı olarak ilgili, ama gene de önemli bir şeyden söz edildiğini varsayar çoğu kez. Tekrar konuya dönüleceğini düşünür; kimi zaman da mevzuyu tamamen unutur. Bir hile yapıldığından şüphelense bile, bu iki durumda da dinleyici genelde “Ya hile yoksa da benim anlamadığım bir şey varsa?” diye düşünüp salak pozisyonuna düşmemek için sesini çıkarmaz. Benim şahit olduğum bir yanlış izin ardından sürükleme vak’ası anlatayım size:

Geçen yıl bir AKP milletvekili ile bir CHP milletvekili televizyondaki bin bir tartışma programından birinde kapışıyordu. CHP’li çok kritik bir soru sordu: “PKK Diyarbakır’ın Sur ilçesinde günler boyu hendek kazmakla uğraştı ve bu hendekler başımıza bela oldu malumunuz. Burada iki olasılık var: Ya bu hendekler kazılırken farkına bile varmadınız ya da farkına vardınız ama göz yumdunuz. Her halükarda tam bir rezillik. Peki, bu iki seçenekten hangisi doğru?” Böyle bir soru bilmem kaç milyon izleyicinin önünde size sorulsa siz ne yapardınız? Herhalde soruyu cevaplamayacaksınız, değil mi?! Peki, bunu nasıl yapacaksınız? Deneyimli AKP milletvekili başladı konuşmaya: “1000 yıllık kardeşliğimizi bozmaya çalışan karanlık odaklar…” Dedim “Bu da bir yanlış izin ardından sürükleme hilesi değilse benim de adım Cem değil.” Nitekim, iki tartışmacı yarım saat boyunca bin bir konuya girdi çıktı. AKP’li, CHP’li aymasın diye bir yığın taciz atışı yapıp CHP’liyi öfkelendirdi, kavga çıkardı; CHP’li de önüne atılan bütün yemleri bir bir yuttu. İşin en ibretlik tarafı da şuydu: Moderatör diye oraya oturttukları korkuluk, o yarım saat boyunca dönen itiş kakışı otobüs bekleyen dalgın nine edasıyla seyretti. Neden sonra uyanıp “Ya bizim bir sorumuz mu vardı?” dedi uyku mahmurluğuyla. Yok artık!!!

sackur

Steven Sackur

Gazeteci gibi gazeteciler konuyu saptırma taktiği diye bir şey olduğunun gayet iyi bilincinde oldukları için röportaj yaptıkları kişiye göz açtırmaz, konudan sıvışmalarına hiç izin vermezler. BBC’de HARDTalk adlı programı yapan Steven Sackur bunun enfes bir örneği. Konunun saptığını sezinlediği an “Soruma cevap vermiyorsunuz!” diyerek dişlerini geçirir ve cevabını alana kadar da bırakmaz. Adam programına çıkanlara nefes aldırmıyor; zehir gibi de bir aklı var. Al Jazeera Englishte UpFront ve Head to Head programlarını yapan Mehdi Hasan de aynen böyle bir örnek. Bizde de örneğin Ahmet Hakan konudan sapılır gibi olduğunda hiç vakit kaybetmeden, salak konumuna düşme riskini göze alarak, “Bir dakika! Bunun konuyla ilgisi ne?” diye soruyor.

hasan

Mehdi Hasan

Aslında bunda şaşırtıcı bir şey olmamalı; basın özgürlüğünün garanti altına alındığı memleketlerde gazetecilerden beklenen, zor sorular sorup bunlara cevap verildiğinden emin olmaktır zaten. Bu, halkın bilgi edinme hak ve özgürlüğünün olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bu ülkelerde gazeteciler “devletin varlığı ve bağımsızlığına, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne kasteden terörist” suçlamasıyla kovuşturma görmez ya da iktidarın şakşakçıları olarak görev yapmazlar. Sorumlulukları, siyasetçilerin iktidarlarını her yolla ve ne pahasına olursa olsun artırma istek ve çabalarına—ki bu her zaman biz sıradan halkın zararına olur—set çeken demokrasi muhafızları olarak görev yapmaktır. Bizde ise siyasi düzen gazetecileri sindirmek için ne gerekiyorsa yaptı. An itibarıyla ülkemizde 161 gazeteci tutuklu—ki bu dünyadaki tutuklu gazetecilerin yarısı ediyor ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün dünya basın özgürlüğü sıralamasında Türkiyeyi 180 ülke arasında 155. sıraya yerleştiriyor. Bu koşullar altında kaç gazeteci önde gelen bir siyasiye “Konuyu saptırıyorsunuz!” demeye cesaret edebilir ki? Benzer bir kılıç akademisyenlerin ve hukukçuların tepesinde de var. Üniversitelerin durumu hakkında bir fikir verecek olursak, 15 Temmuz 2016’dan beri 6000’e yakın akademisyen ihraç edilmiş. Gazetelerin yazdığına göre “KHK’larla üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim üyesi sayısı tüm darbe dönemlerindeki tasfiye edilen hoca sayısının 20 katını aşıyor.” Bu ahval ve şerait içinde demokratik kurumların görevlerini yapması çok zor. Olan biz sıradan halkın—Türkiyenin de imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de geçen—bilgi edinme özgürlüğü, eğitim hakkı, adalet hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerine oluyor. Ve iktidar sahiplerini denetlememizi sağlayan mekanizmalar iyiden iyiye atıllaştırılıyor…

VI. Bölüm

Bir “Kripto-Kemalist”in Anatomisi

Ne AKP’lilere ne CHP’lilere ne de diğer herhangi bir partiyi destekleyenlere karşıyımdır. Ne de Muhafazakarlarla, Kemalistlerle ya da başka bir siyasi görüşü benimseyenlerle alıp veremediğim vardır. Ha ama bu durum; bu partileri, görüşleri, kişileri eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor. (Hatta bazen tepemin tasını da attırmıyor değiller ve tabii ben de onlarınkini.) Bu tavrın uzantısı olarak, kendimi şuncu ya da buncu diye de sınıflandırmamaya gayret ederim. Bu türden sınıflandırmaları reddetmem, benimsediğim, inandığım hiçbir şey yok anlamına gelmiyor; sadece bize sunulan fikir paketlerini kabul etmek zorunda hissetmiyorum. Çünkü hayat kesinlikle keskin sınırlı kategorilere tıkıştırılabilecek kadar basit değil, biz insanlar da bilgi ve düşünce açısından eksiği gediği bol olan varlıklarız. Şimdi, ben böyle eleştirel yaklaşıyorum, düşünce şablonlarını reddediyorum ya? Sanki bana inat, konuştuğum kişiler beni çokça kendisinin benimsediği tarafın karşısında sanır, bu yaklaşımımdan dolayı. Kemalistler beni Muhafazakar diye etiketler; Muhafazakarlarsa Kemalist diye mesela.

İmdi, eleştirel düşünme dersinde de eleştirdiğim görüşler, davranışlar ve tavırlar birçok kez Muhafazakarların benimsediği şeyler oldu. Bundan daha doğal bir şey de olamaz, en az iki nedenden dolayı: Öncelikle, konuştuğun insanların dünyasında olmayan bir şeyi ele alarak onlar için anlamlı bir tartışma yürütmen zor. Mesela, kaç Türkiyeliye “Nepalin mangoları mı daha lezzetli, yoksa Hindistanınkiler mi?” gibi bir tartışma herhangi bir anlam ifade eder ki? İki, insan kendi düşüncelerine, inançlarına karşı kördür; bunları görebildiği, deşebildiği, eleştirebildiği zaman gözü açılmaya, ufku genişlemeye başlar. Mesela, “Şehit/terörist/vs. kavramının içi boşaltıldı mı?” gibi bir sorudan kaçıp, “İstanbul mu güzel, Ankara mı?” gibi bir tartışmaya girmenin bir Muhafazakara ne kadar faydası olabilir ki?

Ha işte ben de Muhafazakarların benimsediği kavramlara eleştirel yaklaştıkça, sınıfta en azından bazı kişiler benim (açık açık öyle görünmemekle birlikte) aslında kendilerininkinin tam zıddı bir dünya görüşüne sahip olduğuma kanaat getirmiş. Yani bir kripto-Kemalist, kripto-ateist, kripto-Makbulolmayanbilumumşey olduğuma karar vermişler. Ve referanduma yaklaşırken ders esnasındaki ve dışındaki tartışmalar kızıştıkça, toplum daha da kamplaştırıldıkça, bu yaftalar kızgın demirle vurulan davar damgasına dönmüş. Bu konuda gıyabımda tartışmalar olmuş aldığım duyumlara göre. Hakikati açığa çıkarmak, gerçek yüzümü ifşa etmek vatan borcu haline gelmiş giderek. Nihayet bir derste, bir öğrencim “Hocam siz Kemalist misiniz?” deyiverdi. Bu sorunun hiçbir kötü niyet taşıdığını düşünmüyorum; bence kızcağız artık daha fazla tutamadı kendini merakından. Önce ben de kendimi tutamayıp güldüm ve “Yook artık!” gibisinden bir cevap verdim. Kendimi hiç de Kemalist olarak sınıflandırmazdım çünkü. Mesela, diğer bazı derslerde en çok eleştirdiğim şeylerden biri, Kemalistlerin “Altın Çağ” olarak idealize ettikleri Cumhuriyetin ilk yıllarında benimsenen, azınlık gruplarına ve dillerine yönelik politikalardır. Verdiğim bu tepkisel cevaptan sonra, kendimi toplayıp “Şimdi rasyonel bir cevap vereyim.” dedim ve rahmetli babamla yaşadığım, çok hoşuma giden bir anekdotu anlattım sınıfa. Aşağı yukarı şöyle bir şey:

Babam Atatürke ilgi duyardı; sanıyorum belli bir yaşa kadar Kemalizmin solcu yorumunu da dünya görüşü olarak benimsemişti. Ama kemal yaşlarında Kemalizmin eksiklerini görmüş, farklı görüşleri araştırmaya başlamıştı. Kemalistlerin klişe ve sloganlara boğulmuş Atatürk konulu “tartışma”larından da hiç hazzetmezdi. Ve bir gün Atatürkü daha iyi tanımaya karar vermiş. En yetkin kişilerin elinden çıkma birkaç Atatürk biyografisi almış, masasına yığmış ve her zamanki metodik yaklaşımıyla okumaya başlamış. Baktım kitaplar ortalıkta yok bir hafta kadar sonra. Dedim, “Baba, hayırdır? Bitirdin mi yoksa kitapları?” Dedi, “Yavrum, Atatürk sirozdan ölecek kadar içmiyor muydu?” “Evet, baba.” “Birader, kitabın ellinci sayfasına geldim, adama hala bir kadeh rakı içirmediler yahu! Ben de attım kitapları bir kenara!” Demem o ki, Atatürkü tanımamız pek mümkün değil bizim Türkiyede (Ayrıca bkz. Atatürkün eşi Latife Hanımın günlüklerinin ısrarla gizli tutulması). Tanı(ya)madığım bir insanın fikirlerini benimseyip benimsemediğime de karar veremem herhalde. Özetle, “Kemalist değilim.” deyip geçiştireyim.

Kemalist olup olmadığımdan daha önemli bir soru, neden insanların beni—ve tabii birbirlerini—şuncu ya da buncu diye birbirine zıt kutuplardan birine tıkmadan edemedikleri. Cevabı basit: Çünkü insanların düşünsel kategorilerine sahte ikili karşıtlık diye bir düşünce hatası hakim.

Sahte İkili Karşıtlık

Eldeki seçenekleri yanıltıcı biçimde sıralama. İkili karşıtlık, seçenekleri ikiye indirmedir: Örneğin, balıklar ya pullu­dur ya da pulsuz. Sahte ikili karşıtlık ise, herhangi bir durumda hiç söz edilmeyen başka bir sürü seçenek varken, buradan varılacak yalnızca iki sonuç varmış izlenimi yaratır.

Örneğin, birçok durumda “Eğer bizden yana değilsen, bize karşısın demektir” tümcesi böyle bir sahte ikili karşıtlığa dayanır, çünkü üçüncü bir olasılık olan tarafsızlığı ve dördüncü bir olasılık olan kararsızlığı yok sayar. Yine benzer bir biçimde, tanrının varlığına ya inanır ya da inanmazsınız diyen biri, sahte bir ikili karşıtlık kurmaktadır, çünkü böyle önemli bir konuda karar verebilmek için henüz yeterli kanıt olmadığını ileri süren agnostiklerin farklı bakış açısını tümüyle saf dışı bırakmaktadır. Üstelik bu bile sahte bir üçlü karşıtlık sayılabilir, çünkü bir de henüz adı konmamış olan ve tanrının varolduğu düşüncesini tümüyle anlamsız bulan ve bu yüzden de ne doğru, ne yanlış, ne de kanıtlamaz bir şey olacağını ileri süren felsefi bir görüş daha vardır.

Sahte ikili karşıtlıklar ya rastlantısal olarak ortaya çıkar ya da bilerek oluşturulur (belki de bu tümcenin kendisi bile sahte bir ikili karşıtlık sayılabilir). Rastlantısal olarak ortaya çıktığında eldeki seçeneklerin doğru değerlendirilmemiş olduğu düşünülebilir; bilerek oluşturulmuşsa bunun adına sofistlik denir.

Geçtiğimiz yıllarda siyasi hayatımızın baş rol oyuncularının Türkiye toplumunu fazlasıyla kutuplaştırdığını herkes söylüyor. Bu kutuplaşmış ortamın azığı, esas oğlanların yoksa ürettiği, varsa dozunu artırdığı ve tabii her fırsatta kullandığı sahte ikili karşıtlıklar. Ve bu sahte ikili karşıtlıklar referanduma giden yolda ve referandum arifesinde fazlasıyla ve pervasızca sömürüldü. Ve öyle bir noktaya gelindi ki seçmenlerin cumhurbaşkanlığı sistemini rasyonel bir zeminde tartışması engellendi; toplum, terörist olanlar ve olmayanlar şeklindeki sahte bir ikiliğe mahkum edildi.

(Devamı gelecek)

#hocamadokunma #CK #CemKeskin

1 Evet, bunlar adlarının anagramı.

2 Aynen devam…

3 Dostlarımın ricası üzerine zat-ı muhteremin adının da anagramını yazdım. Hem böylesi daha eğlenceli!

4 Responses to SON DERS

  1. Fuji says:

    Söylediklerinize onay vermemek mümkün değil. Yani dünya üzerinde söylediklerinize karşı çıkacak pek fazla insan olduğunu düşünmüyorum. Lakin mesele bence söz ettiğiniz şeyler değil. Şunu demek istiyorum, insanların fikir özgürlüğü, yaşama özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü vs. gibi artık dünyanın “gelişmiş” olarak nitelendirilen bütün ülkelerinde belki sözü dahi edilmeyen bu mevzuların hala bizim burada tartışmamız. Bence asıl mesele “biz”im bu geç kalmışlığımız. Şahsi kanaatim, bir an önce bu tartışmalardan sıyrılarak bilgi üretmemiz gerektiği yönünde. Bilmiyorum belki de bunları insanların kafasına vura vura öğretmek gerekiyordur, bu konuda kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Ama bilim üretmenin, bilgi üretmenin bu tartıştığımız konulardan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum ve biliyorum.

    Kısacası demek istiyorum ki, ne yapıyorlarsa yapsınlar. Birbirlerine yaşam hakkı tanımasınlar, birbirlerinin düşüncelerine saygı göstermesinler ve bunun gibi ilkel bir sürü şey yapsınlar. Biz işimize bakalım. -Buradaki “biz” in içerisinde ben yokum, daha çok çömezim- Düşünelim, tartışalım, bilim ve bilgi üretelim. Gerisi zırvadan başka bir şey değil.

    Muhabbetle..

    • cemkeskin says:

      Eyvallah Fuji. Sanıyorum paralel yürümesi gereken şeyler bunlar. Hem bilgi üreteceksin hem de bilgi üretimini mümkün kılan ortamı tesis edebilmek için gerekli değerleri yayacaksın. Birbirini besleyen güzellikler bunlar 🙂 Daim muhabbet.

  2. Cemil Kesik says:

    Sizin gibi bir “bilim adamı”nın mişmişlerle dedikodularla hareket etmesi tuhaf.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s